Devlet Memurlarının Görevden Uzaklaştırılması ve Belediye Şirket Yönetim Kurulu Üyeliği Üzerindeki Hukuksal Etkileri
- MİD Enstitü

- 29 Ara 2025
- 27 dakikada okunur

Devlet memurluğu statüsünde kısıntı yapan haller, kadro açığı ve görevden uzaklaştırma olmak üzere iki türlüdür. Kadro açığı, kadronun kaldırılmakla beraber, memurun statüsü içinde tutulması, hak ve yükümlülüklerini sürdürmesine imkân vermekte iken görevden uzaklaştırmada memurun kadro ile ilişiği kesilmemekte ancak memur görevi başında bulunamamaktadır. Makalemizin inceleme konusunu “görevden uzaklaştırma müessesesi” teşkil ettiğinden, kadro açığı konusunda detaya girilmemiştir.
14 Temmuz 1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce görevleri başında kalmalarında sakınca görülen memurlar hakkında “teşkilat emrine alma” ve “işten el çektirme” olmak üzere iki tedbir uygulanırdı, Teşkilat emrine alınan memurun kadrosuyla ilişiği kesilir ve altı ay içinde yeniden göreve atanmayan memur emekliye ayrılırdı. İşten el çektirme ise, hakkında ceza kovuşturması açılan memurun kovuşturmanın selametle yürütülebilmesi veya gördüğü hizmetin aksamaması amacıyla görev ile ilişiğinin kesilmesiydi. 1982 Anayasamızın 128’inci maddesinde yer alan, “Memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir.” hükmü uyarınca, 14 Temmuz 1965 tarih ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, teşkilat emrine alma ve işten el çektirme tedbirlerini kaldırmış onların yerine “görevden uzaklaştırma” tedbirini getirmiştir.
Görevden uzaklaştırma, Devlet kamu hizmetlerinin gerektirdiği hallerde, görevi başında kalmasında sakınca görülecek Devlet memurları hakkında alınan ihtiyati bir tedbir olduğu 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun da belirtilerek, Görevden uzaklaştırma tedbirinin, soruşturmanın herhangi bir safhasında da alınabileceği ifade edilmiştir.
Kanun koyucu, Görevi başında kalmasında sakınca hallerini saymamıştır. Dolayısıyla uygulayıcılara geniş bir takdir yetkisi bırakılmıştır. Mezkûr husustan ne anlaşılması gerektiği ve hangi hallerde “görevden uzaklaştırma müessesine” başvurulacağı Danıştay, İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 09.10.2013 tarihli kararında detaylı bir şekilde izah edilmiştir. İlgili kararda görevden uzaklaştırma, yalnızca yürütülen soruşturma ya da kovuşturma nedeniyle suç delillerinin ortadan kaldırılmasını engelleyen bir önlem olmayıp, memurun işlediği ileri sürülen suçun niteliğine ve yürüttüğü görevin önemine göre, görevi başında kalmasının sakıncalı olduğu kanaatine varılan hallerde, kamu hizmetinin, düzenli, sağlıklı bir şekilde yürütülmesini ve hizmetten yararlanılanların güven duygusunun sarsılmasının önüne geçilmesini amaçlayan geçici bir tedbir olduğu belirtilmiştir.
Görüldüğü üzere, 657 sayılı Yasa’da Devlet memurlarının görevden uzaklaştırılabilmeleri için, görevleri başında kalmalarının sakınca yaratacak olması bir önkoşul olarak öngörülmekte olup söz konusu sakıncanın varlığın tespiti bakımından ise kamu hizmeti gereklerinin gözetilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, görevden uzaklaştırmaya başvurulabilmesi, bir kamu hizmetinin gereği gibi yürütülebilmesinin, ilgili Devlet memurunun görevinden uzaklaştırılmasını zorunlu kılmasına bağlı bulunmaktadır.
Danıştay, İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 09.10.2013 tarihli kararında özellikle vurgulanan belki de en önemli husus, bu tedbirin uygulanmasının görevden uzaklaştırılan kişinin suçlu olduğu anlamına gelmemesidir.
Bu çalışmada; Atamaya Yetkili Amirlerin ihtiyadi tedbir olan görevden uzaklaştırma kararındaki rolü ve atamaya yetkili amirlerin belirlenmesinde dikkat edilmesi gereken hususlar, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 137 ve 145’nci maddelerinin muhteviyatları çerçevesinde; soruşturma, disiplin kovuşturması ve ceza kovuşturmasında kanun koyucunun iradesinin nasıl yansıdığı ve ne anlaşılması gerektiği, Büyükşehir Belediye Şirketleri, Büyükşehir Belediye Şirket Yönetim ve Denetim Kurulunda görev yapan yöneticilerin sorumlulukları ve görevden uzaklaştırılmaları durumunda yöneticilik görevlerinin devam edip etmemesinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) çerçevesindeki durumuna ilişkin hususlar; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve mer’i mevzuatın konuyla ilgili hükümleri ve bu mevzuatla ilgili yargı kararları kapsamında tafsilatlı bir açıklama ile konuya derinlik kazandırılması hedeflenmektedir.
Atamaya Yetkili Amir
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 138’inci maddesinde sayılan görevden uzaklaştırmaya yetkili makamlar arasından, atamaya yetkili amirlerin kim veya kimler olduğunun belirlenmesi, yürütülecek idari işlemlerde şekil ve yetki yönünden sakatlıkların önüne geçilmesinde önem arz etmektedir. Bu sebeple, atamaya yetkili amirler konusunda ayrı bir başlık açılma gereği duyulmuştur.
657 sayılı Devlet Memurları kanununda atamaya yetkili amirin tanımı yapılmamıştır. Ancak aynı kanunun muhtelif maddelerinde atamaya yetkili amire önemli görevler verildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kurumların kuruluş kanunlarında, kendi özel mevzuatlarında atama, usul ve esaslarının belirtildiği ve ilgili makama bu yetkilerin verildiği memurlar olarak ifade edersek yanılmış olmayız. Özellikle bu konuda işlem yapılırken yetkili makamların iyi bilinmesi idari işlemin hukukiliği açısından yüksek öneme sahiptir.
Bu sebeple; konunun daha iyi anlaşılması adına, Atamaya yetkili amirin tanımı yapıldıktan sonra Görevden Uzaklaştırmaya Yetkili Olan Atamaya Yetkili Amirlerin yetkisi özelinde durmak gerekir. Çünkü bazı kamu görevlilerin ataması tek bir yetkili makam tarafından yapılmamakta, atamalar, müştereken veya silsile halinde gerçekleştirilebilmektedir. Bu bağlamda İdare Hukukunun temel ilkelerinden olan “yetkide ve usulde paralellik ilkesi” gereği atama hangi makam ya da makamlar tarafından icra edilmişse hiç şüphesiz görevden uzaklaştırma idari işlemi de aynı usul gözetilerek yapılmalıdır.
Örneğin Büyükşehir Belediye Genel sekreterlerini referans aldığımızda; 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun Personel İstihdamı kenar başlıklı 22’nci maddesi kapsamında, “Genel sekreter, belediye başkanının teklifi üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından atanır.” hükmü gereği, bir ihtiyadi tedbir olan görevden uzaklaştırma müessesesi aynı usul ve yöntemle icra edilmesi gerekir. Yani ilgili Genel Sekreterin görevden uzaklaştırma idari işlemi, “Büyükşehir Belediye Başkanının görevden uzaklaştırmaya ilişkin teklifi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanının Onayı” ile tamamlanacaktır. Bu idare hukukunda ‘karma işlemlere’ örnektir. Karma işlem ise birden fazla iradenin bir sıra takip edilmesi vasıtasıyla ortaya koyulması ile tesis edilen işlemlere verilen addır. Kanun koyucu görevden uzaklaştırma tedbirini atamaya yetkili amire verdiğinden, görevden uzaklaştırılacak kamu görevlisinin atamasında izlenen usul ve yöntemin aynı şekilde görevden uzaklaştırma müessesesinde de uygulanması icap etmektedir. Aksi takdirde eksik bir idari işlemin tezahürü olan yetki tecavüzü kapsamında, idari işlemin iptali için idari yargıya süresi içerisinde iptal davası açılması durumunda; hiç şüphesiz, 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu’nun 2/1’e muhalefetten mezkûr işlemin iptali söz konusu olabilecektir. Çünkü Büyükşehir Belediyelerinde görevli Genel Sekreterlerin atamaya yetkili amiri, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanıdır.
Benzer husus Sular İdareleri Genel Müdürleri içinde geçerlidir. Çünkü, bizi bu kanaate götüren en önemli kaynak 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un Genel Müdür ve Yardımcıları kenar başlıklı 11’inci maddesidir.
İlgili madde de, İSKİ Genel Müdürü’nün İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanının teklifi üzerine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı tarafından atanacağı net bir şekilde ifade edildiğinden, aynı usul ve yöntemin hiç şüphesiz “görevden uzaklaştırma müessesesi” içinde geçerli olduğu izahtan varestedir.
Görevden uzaklaştırmada; atamaya yetkili amirin nasıl tayin edileceği belirlendikten sonra, görevden uzaklaştırma kurumu, idari soruşturmalarda ve ceza mahkemelerinin yürüttüğü kovuşturmalar da izlenecek süreç perspektifinden değerlendirilmesi ile konunun daha iyi anlaşılması hedeflendiğinden mezkûr hususlar aşağıda iki başlıkta incelenmiştir.
Görevden Uzaklaştırma ve İdari Soruşturma İlişkisi
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun görevden uzaklaştırma kenar başlıklı 137’nci maddesinin, 2’nci fıkrası gereği, görevden uzaklaştırma tedbirinin soruşturmanın herhangi bir safhasında da alınabileceği belirtilmiştir. Burada özellikle kanun koyucunun “…soruşturma…” lafzından neyi kastettiği, disiplin veya ceza soruşturmasını kastedip kastetmediği net olarak anlaşılmamakla birlikte, kanun gerekçesinde de bu konuda detay verilmemiştir. Ancak kanun bir bütün olarak incelendiğinde, ‘ceza soruşturması’ ifadesinin hiç kullanılmadığı, ancak, ‘disiplin soruşturması’ ve ‘ceza kovuşturması’ kelimelerinin özellikle tercih edildiği görülmektedir. Diğer taraftan, disiplin soruşturması ve mahkemelerce ceza kovuşturması nedeniyle görevden uzaklaştırma hususunda kanun koyucu tarafından bir süre tayin edilmişken, ceza soruşturması yönünden ise böyle bir hüküm mevcut değildir.
Dolayısıyla; görevden uzaklaştırma tedbirinin, soruşturmanın herhangi bir safhasında alınabileceği hükmünde, lafzi yorum değil de sistematik yorum yapıldığında, burada vurgulanan soruşturmanın, disiplin/idari soruşturma olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Kanundaki bilgiler de görüşümüzü desteklemektedir.
Nitekim, memurun göreve tekrardan başlatılması zorunlu haller başlığı altında, soruşturma veya yargılama sonunda yetkili mercilerce;
a) Haklarında memurluktan çıkarmadan başka bir disiplin cezası verilenler;
b) Yargılamanın men'ine veya beraatine karar verilenler;
c) Hükümden evvel haklarındaki kovuşturma genel af ile kaldırılanlar;
ç) Görevlerine ve memurluklarına ilişkin olsun veya olmasın memurluğa engel olmayacak bir ceza ile hükümlü olup cezası ertelenenler;
Şeklinde sonuçlanan hususlarda kamu görevlisinin görevine başlatılmasının zorunlu olacağı belirtilmiştir.
İlgili maddeler incelendiğinde; a- bendindeki, “Haklarında memurluktan çıkarmadan başka bir disiplin cezası verilenler”den disiplin soruşturması anlaşılması izahtan varestedir. Diğer taraftan b, c ve ç bendinde yer alan hususların ise 5271 sayılı Ceza Muhakemesi kanunu gereği görevli ve yetkili mahkemelerce alınabilecek kararlar olduğu da açıktır.
Yukarıdaki gerekçelerden ötürü, görevden uzaklaştırma tedbirinin soruşturmanın herhangi bir safhasında da alınabileceği hükmündeki ‘soruşturmadan’, disiplin soruşturması anlaşılması gerektiği, kanaatimce; salt ceza soruşturması gerekçe gösterilerek, kamu görevlisinin görevden uzaklaştırılması kararların da hukuksal uyarlık görülmeyeceği değerlendirilmektedir.
Hal böyleyken, görevden uzaklaştırmaya yetkili makamlar; suç delillerinin ortadan kaldırılması, memurun işlediği ileri sürülen suçun niteliğine ve yürüttüğü görevin önemine, görevi başında kalmasının sakıncalı olduğu kanaatine varılan hallerde, kamu hizmetinin, düzenli, sağlıklı bir şekilde yürütülmesini ve hizmetten yararlanılanların güven duygusunun sarsılmasının önüne geçilmesi gerekçesini göstererek kamu görevlisini görevden uzaklaştırabileceği gibi disiplin soruşturması açıldıktan sonra da görevden uzaklaştırma müessesesini yürütebileceklerdir.
Bu bilgiler kapsamında atamaya yetkili amirler şartların oluşması ve haklı gerekçeler ortaya koymak suretiyle “idari soruşturma” özelinde görevden uzaklaştırma müessesesini her zaman işletebilirler. Bu hususa kısaca değinmek gerekirse; görevinden uzaklaştırılan Devlet memurları hakkında görevden uzaklaştırmayı izleyen 10 iş günü içinde soruşturmaya başlanması şarttır. Memuru görevden uzaklaştırdıktan sonra memur hakkında derhal soruşturmaya başlamayan, keyfi olarak veya garaz veya kini dolayısıyla bu tasarrufu yaptığı, yaptırılan soruşturma sonunda anlaşılan amirler, hukuki, mali ve cezai sorumluluğa tabidirler.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, idari soruşturma kapsamında görevden uzaklaştırmaya yetkili amir ‘atamaya yetkili amir’ iken, 10 iş günü içerisinde soruşturma açması gereken makam ise görevden uzaklaştırılan memurun disiplin amiridir. Atamaya yetkili amir ile disiplin amirlerinin iki ayrı makam olduğu, iki makamında yetkilerinin ve sorumluluklarının farklı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Dolayısıyla soruşturma açılmadan, atamaya yetkili amir görevi başında sakınca görülen memuru görevinden uzaklaştırması durumunda, bu işlem aynı gün içerisinde görevinden uzaklaştırılan memurun disiplin amiri haberdar edilerek en geç 10 iş günü içerisinde soruşturma açılması sağlanmalıdır.
Soruşturma sonunda disiplin yüzünden memurluktan çıkarma veya cezai bir işlem uygulanmasına lüzum kalmayan Devlet memurları için alınmış olan görevden uzaklaştırma tedbiri, 138 inci maddedeki yetkililerce (Müfettişler tarafından görevden uzaklaştırılanlar hakkında atamaya yetkili amirlerce) derhal kaldırılır.
Görevden uzaklaştırma tedbirini kaldırmayan görevli hakkında 139 uncu madde hükmü uygulanır.
Memurun göreve tekrar başlatılması zorunlu olan haller:
Soruşturma veya yargılama sonunda yetkili mercilerce:
a) Haklarında memurluktan çıkarmadan başka bir disiplin cezası verilenler;
b) Yargılamanın men'ine veya beraatine karar verilenler;
c) Hükümden evvel haklarındaki kovuşturma genel af ile kaldırılanlar;
ç) Görevlerine ve memurluklarına ilişkin olsun veya olmasın memurluğa engel olmayacak bir ceza ile hükümlü olup cezası ertelenenler;
Bu kararların kesinleşmesi üzerine haklarındaki görevden uzaklaştırma tedbiri kaldırılır.
Görevden uzaklaştırma geçici bir tedbir olduğundan süresiz olarak uygulanabilmesi mümkün değildir. Devlet Memurları Kanunu bu konuda disiplin soruşturması nedeniyle verilmiş görevden uzaklaştırma kararı ile ceza kovuşturması nedeniyle verilmiş görevden uzaklaştırma kararı arasında bir fark yaratmıştır. Görevden uzaklaştırma; bir disiplin kovuşturması (soruşturması) icabından olduğu takdirde en çok 3 ay devam edebilir. Bu süre sonunda hakkında bir karar verilmediği takdirde memur görevine başlatılır.
Bu hükme göre, görevden uzaklaştırma önlemi bir disiplin kovuşturması gereğine dayanılarak alınmışsa bu önlem en çok 3 ay devam edebilir. Bu süre, idarenin derhal soruşturmaya başlaması ve soruşturmanın bitirilmesi için getirilmiş en çok süredir. Bu süre içerisinde disiplin soruşturması sonuçlandırılamazsa görevden uzaklaştırma önlemi kendiliğinden kalkar, bu halde memurun görevine başlatılması zorunludur. Ya da memurluktan başka bir disiplin cezası ile cezalandırılması durumunda da memurun göreve başlatılması zorunludur.
Görevden Uzaklaştırma Müessesesinin Ceza Kovuşturmasıyla İlişkisi
Görevden uzaklaştırma kurumu ceza kovuşturması icabından da mümkün olabilmektedir! Bu hususu detaylandırmak, neticelerini ortaya koymak ve müphem kavramların hukuk düzleminde tartışmak doktriner görüş ortaya koymak gerekir. Bu durum telafisi güç, imkansız zararların önüne geçmek, muhatapların prestij kaybını önlemek ve son olarak karar alıcı mercilerin hukuk dışı işlem yapmalarına engel olmak noktasında yüksek öneme sahiptir.
Ceza kovuşturmasına bağlı olarak görevden uzaklaştırılan memurlar bakımından yasa koyucu, durumun idari soruşturmaya göre daha ağır bir yönü bulunduğunu göz önünde tutarak, görevden uzaklaştırmayı belirli bir süre ile sınırlandırmamış, buna karşılık memurun durumunun belirli zaman aralıklarıyla izlenip incelenmesi ve bunun sonucunda bir karar vermesi konusunda idareyi görevli kılmıştır.
Konuya ilişkin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili maddesine göre,
Haklarında mahkemelerce cezai kovuşturma yapılan Devlet memurları da 138 inci maddedeki yetkililer tarafından görevden uzaklaştırılabileceği belirtilmiştir.
Dikkat edilirse zikredilen hükmün mutlak emredici hüküm değil de nispi emredici bir hüküm olduğu, dolayısıyla yetkili makamların takdirine bırakıldığı açıktır. Burada idarenin takdir yetkisi hususunu da açmak gerekir:
İdarenin takdir yetkisi; belli durum ve koşullar altında idarenin karar alıp almama veya kanunda öngörülen farklı çözümler arasında, kanunen geçerli şekilde seçim yapma serbestisini ifade eder. İdareye tanınan serbesti alanının gerekçesi; idarenin verimli çalışması, değişen koşullara idari faaliyetlerin uyum sağlamasıdır. Takdir yetkisi; yere ve zamana göre değişebilir. İdarenin nasıl bir uygulama yapacağı mevzuatta ayrıntılı olarak belirtilmemişse, sorunun çözümünde kanunen geçerli birden fazla yol varsa, işlemi yapacak idarenin çözümlerden dilediğini seçme yetkisi varsa idarenin takdir yetkisinden söz edilir.
Bu cümleden olmak üzere, ister görevden uzaklaştırılma kararı verilsin, isterse görevden uzaklaştırma kararı verilmesin, karar gerekçe temeline oturtulmalıdır.
Gerekçe yükümlülüğünün temel dayanağı ise hukuk devleti ilkesidir, hukuk devletlerinde “idare yapmışsa bir sebebi vardır” mantığıyla hareket edilemez. Gerekçe hikmet-i hükümet anlayışının terk edilerek devleti kamu hizmeti sunan varlık olarak kabul eden modern devlet anlayışının bir sonucudur. Zira gerekçe işlemin muhatabını bir kamusal emrin nesnesi olmak yerine hukukun öznesi haline getirir. İdari işlemi gerçekleştirmeden önce idare, hata yapmamak açısından işleme ilişkin vakıaları ciddi bir şekilde araştırır, idari işleme ilişkin hukuki zemini doğru bir şekilde belirlemeye gayret eder. Bir nevi idari özdenetim gerçekleştirerek hukuka uygun davranma konusunda daha çok çaba sarf eder. İşleme konu olayların maddi ve hukuki temellerini daha kapsamlı şekilde inceler hatta tartışmaya açar. Gerekçe yükümlülüğün bulunması idarenin keyfi davranışlarına mani olur. Aslında gerekçe yükümlülüğü bir amaç değil, idareyi doğru karara götüren bir araçtır; idare kendi kendini denetleyerek hukuka aykırı davranmaktan kaçınır.
Gerekçe ilkesi günümüzde adil yargılanma ilkesinin bir parçası olarak da görülmektedir. Dolayısı ile bu ilke Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHM) 6’ncı maddesi kapsamında değerlendirilebilir. AİHM’e göre gerekçeli karar; toplumda bireylerin, yargı kararlarının nedenlerini bilmeleri ve kanun yoluna başvurma haklarını etkili olarak kullanabilmeleri olanağı sağlar. Gerekçe ilkesi, Anayasamızda ve ceza yargısında yer aldığı gibi memur disiplin hukukunda da geçerlidir. İdare, yapmış olduğu tüm eylem ve işlemlerde, bu ilkeyi göz önünde bulundurmakla yükümlüdür. Özellikle bağlı yetki dışında, kendisine takdir yetkisi verilen idari işlemlerde bu ilkenin uygulanması, işlem gerekçesinin kamu yararını içinde barındırması, idarenin serbest alanının fazla olması nedeniyle daha da önemlidir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 138’inci maddesine şerh düşmek gerekir. Çünkü Görevden uzaklaştırmaya yetkililer, Atamaya yetkili amirler; Bakanlık ve genel müdürlük müfettişleri; İllerde valiler; İlçelerde kaymakamlardır (İlçe idare şube başkanları hakkında valinin muvafakati şarttır.) Bu yetkililer arasında müfettişlerin durumu değişkenlik arz etmektedir. Çünkü müfettişlerin re’sen işlem yapma yetkisi olmamakla birlikte yetkisi kapsamında bir görevi ifa etmeleri ancak yetkili makamın soruşturma emri vermesi ile mümkün olabilmektedir. Bu kapsamda görevden uzaklaştırma cezai kovuşturma kapsamında olacaksa ancak soruşturma emri verildikten sonra mümkün olabilir. Uygulamada usul ve esas yönünden 140’ncı madde hükmünün müfettişler açısından geçerliliği olmayan bir durum olarak değerlendirilmektedir.
Yukarıdaki bilgiler göz önüne alındığında, görevden uzaklaştırılan ve görevi ile ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınan memurlara bu süre içinde aylıklarının üçte ikisi ödeneceği kanun gereğidir.
Burada özellikle sayma yoluyla tutuklamadan ve göz altına alınmadan bahsedilmiştir. Kanun koyucu sınırlayıcı bir hüküm ortaya koyduğunda tek tek saymadığı (adli kontrol veya ev hapsi vb) konularda genişletici bir yorum yaparak kanunda sayılmayan bir hususta idari işlem mahiyetindeki görevden uzaklaştırma kararı verilmesi de isabetli olmayacaktır. Çünkü yetkili makamlarca alınan görevden uzaklaştırma tedbirine ilişkin kararlar da, kanun koyucunun belirlediği çerçevenin dışına çıkılması beklenemez. Buradaki takdir yetkisi ise kanunda çerçevesi çizilen sınırlar içinde kalmakla mümkündür!
4.1. Atamaya Yetkili Amirler, Haklarında Mahkemece Cezai Kovuşturma Yapılanlardan Ne Anlamalıdır?
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda ceza kovuşturması üç yerde bahsedilmiştir. Bunlar:
125’nci maddenin son fıkrasında, “Yukarıda yazılı disiplin kovuşturmasının yapılmış olması, fiilin genel hükümler kapsamına girmesi halinde, sanık hakkında ayrıca ceza kovuşturması açılmasına engel teşkil etmez.”
140’ncı madde de, “Haklarında mahkemelerce cezai kovuşturma yapılan Devlet memurları da 138 inci maddedeki yetkililer tarafından görevden uzaklaştırılabilirler.”,
Son olarak 145’nci maddenin ikinci fıkrasında, “Bir ceza kovuşturması icabından olduğu takdirde görevinden uzaklaştırmaya yetkili amir (Müfettişlerin görevinden uzaklaştırdıkları memurlar hakkında atamaya yetkili amir) ilgilinin durumunu her iki ayda bir inceleyerek görevine dönüp dönmemesi hakkında bir karar verir ve ilgiliye de yazı ile tebliğ eder.”
Diğer taraftan kanunun muhtelif maddelerinde disiplin soruşturma ve disiplin kovuşturması kavramlarını kullandığına da şahit olmaktayız. Buradaki kovuşturmanın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan kovuşturma ile alakası olmadığını ilgili hükümlerin hem lafzi açıdan hem de sistematik yorum metodu uygulanması neticesinde anlaşılmaktadır.
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun da; Kovuşturma, şüpheli hakkında yapılan soruşturma neticesinde düzenlenen iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesiyle başlayan yargılama sürecini ifade eder (CMK m.175/1). Kovuşturma, iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi tanımlamak üzere kullanılır (CMK m.2/f).
Suçlu olabileceği, ya da soruşturmaya konu eylemi gerçekleştirdiği düşünülen kişi “şüpheli”, bir suçlama ile mahkemeye sevk edilen kişi “sanık” sıfatını taşır. Ayrıca 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununa göre, şüpheli; “Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi”, sanık ise, “Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi”, ifade eder.
Dolayısıyla yukarıda izah edilen bilgiler göz önüne alındığında, evvela; iddianamenin kabulüne kadar yani savcılık makamınca soruşturma tamamlanıncaya kadar görevden uzaklaştırma söz konusu olabilir mi? Sorusuna cevap vermekle başlayalım.
Kanun koyucu ceza kovuşturması dediğine göre 5271 sayılı CMK referans alınmalıdır. Mezkûr kanun dikkate alınınca ilgili mahkemenin iddianameyi kabul edip hükmün kesinleşmesi sürecine kadar ki aşamalarda görevden uzaklaştırma müessesesinin devreye girmesi, 5271 sayılı CMK’nın m.2/f gereği, yoruma ve tartışmaya açık değildir. Bu bilgiler ışığında konuya ilişkin yargı kararları da göz önüne alınarak hukuki bir görüşü ortaya koymak yol gösterici olacaktır.
İlk önce; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümleri referans alınarak, 657 sayılı DMK’nın 140 ve 141’inci maddeleri mukayese edildiğinde, ilgili kanun maddelerinin muhteviyatları ve neticeleri itibariyle birbirleriyle örtüşmediği anlaşılmaktadır.
İlgili kanaate ulaşılmasını sağlayan hususlar aşağıda detaylı bir şekilde izah edilmiştir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 140’ncı maddesi (…mahkemelerce ceza kovuşturması…) tamamen iddianamenin kabulünden, hükmün kesinleşmesine kadarki evreyi yani yetkili ve görevli mahkemece yürütülen bir süreci, 141’inci madde ise gözaltı ve tutuklama talebi ve tutukluluğun kabulü ise savcılıkça yürütülen soruşturma evresini ifade etmekte olduğu anlaşılmaktadır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 141’inci maddesinin, “Görevden uzaklaştırılan ve görevi ile ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınan memurlara bu süre içinde aylıklarının üçte ikisi ödenir. Bu gibiler bu Kanunun öngördüğü sosyal hak ve yardımlardan faydalanmaya devam ederler. Şeklindeki amir hükmü gereği, görevden uzaklaştırılan veya görevinden uzak kalan memurların hak ve yükümlülüğü belirlenmiştir. Diğer taraftan hangi hallerde görevden uzaklaştırılan memurların aylıklarının üçte ikisi ödeneceği de belirlenmiştir. Dolayısıyla tutuklama talebine ilişkin konu mercek altına alındığında, Tutuklama talebini nöbetçi sulh ceza hâkiminin kararına göre 5271 CMK çerçevesinde adli kontrol ile serbest bırakılanlar ya da konutu terk etmeme kararı verilenler vb. kararlar ışığında bir değerlendirme yapılması konuya hukuki çerçeve çizilmesinde belirleyici olacaktır.
Bu sebepten, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Hakkındaki Kanun’un Adli kontrol kenar başlıklı 109’uncu maddesini mercek altına aldığımızda;
Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir (md.109).
(2) Kanunda tutuklama yasağı öngörülen hallerde de, adlî kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir.
(3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir:
a) Yurt dışına çıkamamak.
b) Hâkim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak.
c) Hâkimin belirttiği merci veya kişilerin çağrılarına ve gerektiğinde meslekî uğraşlarına ilişkin veya eğitime devam konularındaki kontrol tedbirlerine uymak.
d) Her türlü taşıtları veya bunlardan bazılarını kullanamamak ve gerektiğinde kaleme, makbuz karşılığında sürücü belgesini teslim etmek.
e) Özellikle uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu maddeler ile alkol bağımlılığından arınmak amacıyla, hastaneye yatmak dâhil, tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi olmak ve bunları kabul etmek.
f) Şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak, miktarı ve bir defada veya birden çok taksitlerle ödeme süreleri, Cumhuriyet savcısının isteği üzerine hâkimce belirlenecek bir güvence miktarını yatırmak.
g) Silâh bulunduramamak veya taşıyamamak, gerektiğinde sahip olunan silâhları makbuz karşılığında adlî emanete teslim etmek.
h) Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim tarafından miktarı ve ödeme süresi belirlenecek parayı suç mağdurunun haklarını güvence altına almak üzere aynî veya kişisel güvenceye bağlamak.
i) Aile yükümlülüklerini yerine getireceğine ve adlî kararlar gereğince ödemeye mahkûm edildiği nafakayı düzenli olarak ödeyeceğine dair güvence vermek.
j) (Ek: 2/7/2012-6352/98 md.) Konutunu terk etmemek.
k) (Ek: 2/7/2012-6352/98 md.) Belirli bir yerleşim bölgesini terk etmemek.
l) (Ek: 2/7/2012-6352/98 md.) Belirlenen yer veya bölgelere gitmemek.
Şeklinde adli kontrol başlığı altında 12 başlıkta karar alınabileceği anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109’uncu maddesi ve alt bentleri olduğu gibi göz önüne alındığında ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 140’ncı maddesi de gayet açık iken, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 141’nci maddesini bile referans aldığımızda; adli kontrol ile serbest bırakılanlar ile konutunu terk etmeme kararı verilenler ve adli kontrol başlığı altında sayılan diğer hallerde, kamu görevlileri tutuklu sayılmadığı, öte yandan kanunda sayma yoluna gidilmek suretiyle ayrıca 657 sayılı DMK 141’inci madde de “adli kontrolle serbest bırakılanlar, ev hapsi kararı alınanlar” da tek tek sayılmadığından, yargı makamlarının ceza soruşturması sürecinde tutukluluk ve gözaltı dışında almış olduğu herhangi bir kararda, yetkili idari makamlar, yukarıda arz ve izah edilen gerekçelerden “ceza kovuşturması” başlığı altında görevden uzaklaştırma kararı almamalıdırlar. İdari soruşturma kapsamında şartların elvermesi durumunda her zaman alınabilir.
Kaldı ki; Danıştay 5. Dairesinin 30.12.1987 tarihi ve E.; 1987/550, K: 1987/2121 numaralı kararında; göreviyle ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan dolayı gözaltına alınan veya yargı mercilerince tutuklanmak suretiyle görevlerinden uzaklaşmak zorunda kaldıklarından, haklarında ayrıca idarece görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanmasına gerek olmadığını da vurgulayarak kanaatimizi desteklemiştir.
Görevden uzaklaştırma tedbirine ilişkin muhtelif yargı kararları ise aşağıda açıklanmıştır. Danıştay 5. Dairesi tarafından: “Hakkında alınan görevden uzaklaştırma tedbiri kaldırılan memurun göreve iade edilmesi halinde maaşlarının tümünün ödenmesinin gerektiği” (Danıştay 5. Dairesinin T.08.06.1982, E.1981/81, K.1982/7211 No.lu Kararı.),
“Soruşturmanın esenlikle yürütülmesi gerekçe gösterilerek memurun bir başka yerde geçici görevlendirilmeyeceği” (Danıştay 5. Dairesinin T.08.03.1990, E.1989/547, K.1990/420 No.lu Kararı.),
“Şartlı salıvermede mahkûmiyet bütün sonuçları ile varlığını koruduğundan 3 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılıp tutuklandıktan sonra şartlı olarak salıverilen davacının, tutukladığı tarihten mahkûmiyetinin sona ereceği tarihe kadar görevden uzaklaştırılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı” (Danıştay 5. Dairesinin E.1992/62, K.1992/790 No.lu Kararı.)
“Hakkındaki görevden uzaklaştırma tedbiri kaldırılan davacının eski görev yerindeki görevine iade edilmesi gerekirken naklen atanmasının hukuka uygun olmadığı” (Danıştay 5. Dairesinin T.15.02.1993, E.1992/5699, K.1993/609 No.lu Kararı.),
“Bakanlık ve genel müdürlük müfettişleri dışındaki soruşturma ve denetim elemanlarının görevden uzaklaştırma yetkisine sahip olmadıkları, ancak bu konuda görevden uzaklaştırmaya yetkili amirlere teklifte bulunabilecekleri” (Danıştay 5. Dairesinin T.05.05.1997, E.1994/286, K.1997/966 No.lu Kararı.,)
“Hakkında görevden uzaklaştırma tedbiri uygulanan memura, tedbirin müfettiş yardımcısı tarafından tesis edilmiş olduğu, anılan işlemde yetki unsuru yönünden hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle işlemin iptali yolunda Konya 1. İdare Mahkemesince verilen ...2012 günlü, E…, K… sayılı kararın dayandığı gerekçe hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanması” (Danıştay 5. Dairesinin E.2013/254, K.2016/227 No.lu Kararı.), “İpekyolu Gümrük ve Ticaret Bölge Müdürlüğü emrinde muayene memuru olarak görev yapan davacının, Edirne ilinde görev yaptığı döneme ilişkin yapılan inceleme sonucunda hakkında uygulanan görevden uzaklaştırma tedbirine istinaden açılan davada; Mardin İdare Mahkemesinin ...2015 günlü, E…, K… sayılı kararında; dava konusu işlemin tesis edildiği tarihte davacı hakkında yürütülen adli bir soruşturmanın bulunmadığı, idari yönden bir soruşturma yürütülüyor ise de soruşturmanın yürütüldüğü yer dışında başka bir ilde görev yaptığı, davacının yapılmakta olan soruşturmaların selametini, delillerin gizlenmesi, yok edilmesi ve ortadan kaldırılması vb. durumları ne şekilde etkileyeceği hususunun davalı İdarece somut bilgi, belge ve delillerle ortaya konulamadığı, geçici bir tedbir olan görevden uzaklaştırma müessesinin amacının olayda gerçekleşmediği, bu sebeple dava konusu işlemde mevzuata ve hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin iptaline hükmedildiği; Ancak görevden uzaklaştırmanın, yalnızca yürütülen soruşturma ya da kovuşturma nedeniyle suç delillerinin ortadan kaldırılmasını engelleyen bir önlem olmadığı, memurun işlediği ileri sürülen suçun niteliğine ve yürüttüğü görevin önemine göre, görevi başında kalmasının sakıncalı olduğu kanaatine varılan hallerde, kamu hizmetinin düzenli, sağlıklı bir şekilde yürütülmesini ve hizmetten yararlananların güven duygusunun sarsılmasının önüne geçilmesini amaçlayan geçici bir tedbir olduğu; anılan düzenlemeyle idareye, memurların görevden uzaklaştırılmaları konusunda takdir yetkisi tanıdığı sonucuna varıldığı, bu tedbirin uygulanmasının görevden uzaklaştırılan kişinin suçlu olduğu anlamına gelmediği, dolayısıyla isnat olunan fiilin işlenip işlenmediğinin tespitine gerek bulunmadığı, başka bir deyişle görev sırasında işlendiği ileri sürülen fiillere ilişkin ciddi iddiaların bulunmasının gerekli ve yeterli olduğu, buna göre haklarında kamu hizmetinin yürütülmesini olumsuz şekilde etkileyecek nitelik ve ağırlıkta suçlamalar bulunan kişilerin hizmetin aksamadan yürütülmesini sağlamak amacıyla, haklarındaki iddialar açıklığa kavuşturuluncaya kadar görevden uzaklaştırılmasının mümkün olduğu” (Danıştay 5. Dairesinin E.2016/4588, K.2017/590 No.lu Kararı.) yönünde kararlar verilmiştir.
5. Belediye Şirketleri, Yöneticilerin 4483 Sayılı Kanun Kapsamındaki Yeri ve Görevden Uzaklaştırmanın Yansımaları
Gerek 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’nun 26. Maddesi, gerekse 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 70. Maddesi belediyelere, kendisine verilen görev ve hizmet alanlarında şirket kurabilme hakkı tanımaktadır. Bu düzenlemelerde dikkati tekrar çekmek istediğimiz nokta, bu şirket ve işletmelerin faaliyetlerin belediyenin görev ve hizmet alanları ile sınırlandırılmış olmasıdır. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun “şirket kurulması” başlıklı 26. Maddesine göre; Büyükşehir Belediyelerinde genel sekreter ile belediye ve bağlı kuruluşlarında yöneticilik sıfatını haiz personel, bu şirketlerin yönetim ve denetim kurullarında görev alabilmektedirler. Bu hükmün sonucunda, belediye ve bağlı kuruluşlarında yöneticilik sıfatını kazanmış her kim olursa, belediye şirketlerinin yetkili organlarında görev alma olanağına sahip olmuşlardır.
Belediye şirketleri; Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulmakta ve faaliyet göstermektedir. Bu sebeple özel hukuk tüzel kişisidir fakat üstlendiği kamusal görevler ve pay sahiplerinin kamu tüzel kişisi olmasından dolayı herhangi şirketten farklıdırlar. Mevzuatla da belediye şirketleri kar amacı güden alelade şirketlerden farklı hükümlere tabi tutularak kamu hizmeti sunma ve merkezi idarenin vesayet denetimi altında bulunma vasfı vurgulanmıştır. Anayasa Mahkemesi de belediyenin görev ve hizmet alanlarında faaliyet göstermesi ile belediyelerin bu şirketlerin sermayelerinin çoğunluğuna sahip olmaları sebebiyle yönetimlerine hâkim olmasını göz önünde bulundurularak, belediye şirketlerinin, diğer özel şirketlerden farklı bir hukuki niteliğe sahip olduğunu belirtmiştir.
Büyükşehir olmayan yerlerdeki belediye şirketleri 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 70. Maddesine istinaden ve büyükşehir belediyeleri de 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu’nun 26. Maddesine göre büyükşehir belediyesine verilen görev ve hizmet alanlarında çalışmak üzere kurulmaktadır. Dolayısıyla belediyenin görev ve hizmet alanına girmeyen faaliyetlerin belediye şirketlerince yürütülmesi mümkün değildir. Bu açıdan belediye şirketleri mahalli müşterek nitelikteki kamu hizmetlerinin belediye teşkilatı dışında daha esnek ve verimli bir biçimde sunulabilmesi amacına matuftur. Belediye Kanunu, belediye şirketlerinin borçlanmaları için belediye meclisi kararı ile bazı hallerde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayının alınması zorunlu tutarak bu şirketlerin müflis duruma düşmesini önlemek amacını gütmüştür. Ayrıca belediye şirketleri gider doğuran işlemlerinde 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ile 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’na tabidir. 6085 sayılı Sayıştay Kanunu’nun 4. Maddesi uyarınca, belediye şirketleri Sayıştay tarafından denetlenebilmektedir. Belediye şirketleri kamusal vasıfları sebebiyle mevzuatın kendisine getirdiği ilave yüklerin yanı sıra mevzuatla bazı avantajlar da elde etmektedirler.
Belediyelerin şirket kurma gerekçelerini tek cümleye indirgersek şu şekilde belirtebiliriz: Hizmetleri özelleştirmek, hizmette etkinlik ve verimliliği sağlamak, kamu kurumlarının bağlı oldukları katı bürokratik usul ve kurallardan kurtularak, özel kesimin yararlandığı piyasa şartlarının gerektirdiği imkânları ve teknikleri kullanmak, kamu personel rejiminin dışına çıkarak esnek istihdam ve esnek ücret politikası uygulama olanağına sahip olmak, merkezi idarenin vesayet denetiminden kurtulmak, ihale yoluyla özel şirketlere giden kamu fonlarının, şirketler aracılığı ile tekrar belediyelere dönüşünü sağlamak, yerel halkın katılımını sağlayarak, mali sermayeyi harekete geçirmek, yeni istihdam olanakları yaratmak, yerel imkânları değerlendirmektir.
Belediyelerin, yerel hizmetlerin yürütülmesi amacıyla iktisadi teşebbüsler kurabilmesinin başlıca hukuki dayanaklarını 1580 sayılı Belediye Kanunu, 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu, 4046 sayılı Özelleştirme Kanunu ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu oluşturmaktadır. Bu maddeden hareketle belediye şirketlerini, “kimi yerel hizmetlerin yürütülmesi amacıyla belediyeler tarafından kurulan ya da yönetiminin elde edilmesi koşuluyla belediyelerce ortak olunan, bağımsız bütçeli, özel hukuk kişileri” şeklinde tanımlayabiliriz. Belediye, büyükşehir belediye ve il özel idarenin şirket kurabileceğini düzenleyen yukarıda gördüğümüz tüm kanunlarda ortak olarak “ilgili mevzuat” a atıf yapılmış olup, bahsi geçen “ilgili mevzuat” şüphesiz Türk Ticaret Kanunu’dur. Tahsin Bekir Balta “kamu tüzel kişilerini “idareye mahsus bir kuruluş yapısına sahip olan ve bundan ötürü kuruluşları idare hukukunca düzenlenen tüzel kişiler” olarak tanımlamıştır. Balta’nın “kuruluşları idare hukukunca düzenlenen” ifadesinin altını çizerek, belediye şirketlerinin kuruluşlarının Türk Ticaret Kanunu’nca düzenlenmiş olması nedeniyle özel hukuk tüzel kişileri olduklarını düşünüyoruz. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz üzere, bu şirketlere tüzel kişilik kazandıran, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre tesis edilen işlemlerdir ve bu şirketler ticaret siciline kayıt ile tüzel kişilik kazanırlar. Bu şirketlere, Türk Ticaret Kanunu’nun 126. Maddesine göre, bu kanunda yer alan her şirket türüne özgü hükümler saklı kalmak şartıyla, Türk Medeni Kanunu’nun tüzel kişilere ilişkin genel hükümleri ile bu kısımda hüküm bulunmayan hususlarda Türk Borçlar Kanunu’nun adi şirkete dair hükümleri her şirket türünün niteliğine uygun olduğu oranda, ticaret şirketleri hakkında da uygulanır. O halde belediye şirketleri, ya da genel olarak yerel yönetimlerin kurdukları ya da ortak oldukları şirketler, Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulmakta ve bu şirketler öncelikle bu kanun hükümleri ile Türk Medeni Kanunu ve gerektiği yerde Türk Borçlar Kanunu hükümlerine tabi tutulmaktadırlar.
Ayrıca, Türk Ticaret Kanunu’nun 16. Maddesinde de “Ticaret şirketleriyle, amacına varmak için ticari bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümlerine göre yönetilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum ve kuruluşlar da tacir sayılırlar.” denilmek suretiyle belediye şirketleri tacir kabul etmiş yani özel ticari şirketler gibi değerlendirilmiştir. Herhangi başka bir kanunda da bu şirketlerin kamu tüzel kişisi olduklarına dair özel bir hükmün bulunmadığına göre, yerel yönetim birimlerinin şirketleri Türk Ticaret Kanunu’na göre kurulan ve özel hukuka tabi olan özel hukuk tüzel kişileridir. Ancak bu şirketler özel hukuk tüzel kişisi olsalar da sıradan birer ticari şirket de değillerdir.
Belediye şirketleri, doğrudan kanunla değil, kanunda verilen yetkiyle kurulmakta, işleyişleri, kuralları ve personel rejimleri bakımından da KİT’lerde olduğu gibi özel bir düzenlemeye tabi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, bu şirketler kamu tüzel kişisi olarak sayılmamaktadır. Zira Anayasanın 123/3. maddesine göre kamu tüzel kişilikleri ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulabilir. Bu halde, belediye şirketleri tümüyle özel hukuk hükümlerine tabi bir şekilde faaliyet göstermektedir. Bunların yönetiminde belediye başkanı veya diğer kamu görevlilerinin bulunması, bu şirketlerin hukuki niteliğini değiştirmemektedir. Yargıtay’ın bir kararında da, belediyeler kamu tüzel kişiliğine sahip anayasal kuruluşlar olmakla birlikle, belediye şirketlerinin 6102 sayılı Türk Ticaret Kanun (TTK) hükümlerine tabi sermaye şirketleri olduğu, belediyelerin tüzel kişiliğinden ayrı ve bağımsız özel hukuk tüzel kişilerinin bulunduğu, belediyelerin kurdukları veya ortak oldukları sermaye şirketlerine, kamu tüzel kişiliği kazandıran herhangi bir kanun hükmü bulunmadığı gibi, kamusal yetki ve ayrıcalıkların da tanınmadığı, dolayısıyla söz konusu şirketlerin “kamu tüzel kişisi” ya da “kamu kurum ve kuruluşu” olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiştir
Yeri gelmişken; belirtmek gerekir ki, belediyede görevli iken şirket yönetim organına atanan kişilerin şirketteki görevleri tamamen TTK hükümlerine tabi olup, kamu görevi mahiyetinde değildir. Dolayısıyla, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri, belediye şirketlerinin yönetim organı üyeleri ve çalışanları hakkında tatbik olunmaz.
Danıştay’ın 09.05.2012 tarihli kararından hareketle, ister belediye yetkilisi olsun, ister olmasın, belediye şirketlerinin yönetim organı üyeleri ve çalışanları hakkında 4483 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaz. Dolayısıyla, bunların şirketteki görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri için haklarında ön inceleme yapılması ve herhangi bir merciinin soruşturma izin vermesi gerekmemektedir. O halde, belediye şirketlerinin yönetim organı üyeleri ve çalışanları hakkında 4483 sayılı Kanun tatbik olunmaksızın Cumhuriyet Savcılıklarınca genel hükümlere göre ceza soruşturması yapılabilir.
Bununla birlikte, söz konusu kişilerin, belediye bünyesinde ifa ettikleri görevlerden ayrı olarak belediye şirketlerinin yönetiminde görev almaları ve şirketin faaliyetleri kapsamında bir suç işlemeleri halinde, Danıştay’ın istikrar kazanmış kararları uyarınca, yönetim organı üyeliğinin genel idare esaslarına göre yürüten kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli bir görev olmaması nedeniyle bunlar hakkında 4483 sayılı Kanun hükümleri uygulanmaz. Bu durum, memur veya diğer kamu görevlisi sıfatını haiz olmaksızın dışarıdan atanan şirket yönetim organı üyeleri, 696 sayılı KHK kapsamında belediye şirketlerinde istihdam edilen işçiler ve diğer şirket çalışanları için de geçerlidir.
Belediye şirketleri genellikle sermayesinin tamamı belediyeye ait olan şirketleri ifade etmektedir. Sermayesinin tamamı belediyeye ait olsa dahi belediye şirketleri de (belediyelerin personel çalıştırılmasına dayalı hizmetlerini ifa etmek üzere 696 sayılı KHK ile kurulanlar dahil) 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na tabidir. Söz konusu kanuna göre, şirket organları genel kurul ve yönetim organından oluşmaktadır. Genel kurul şirket hissedarlarından oluşmakta olup, yönetim organı ise anonim şirketlerde yönetim kurulu, limitet şirketlerde ise şirket müdürü veya müdürleridir. Kanunda genel kurulun görev ve yetkileri tek tek sayılmış olup, onun dışında şirkete ilişkin tüm görev ve yetkiler şirketin yönetim organı tarafından ifa edilir.
Söz konusu kanuna göre anonim şirketler yönetim kurulu, limitet şirketler ise şirket müdürü veya müdürleri tarafından idare ve temsil edilir. Gerek anonim şirketlerde yönetim kurulu gerekse limitet şirketlerde şirket müdürü veya müdürleri şirketin genel kurulu tarafından belirlenir ve aynı şekilde görevlerine son verilir. Sermayesinin tamamı belediyeye ait olan şirketlerde tek kişiden oluşan genel kurul belediye tüzel kişiliğinin bizzat kendisidir. Sermayesinin tamamı belediyeye ait olan şirketlerde tek hissedar ve genel kurulun belediye tüzel kişiliğinin olması ve bu şirketlerde görevlendirilen bazı kişilerin belediyede aynı zamanda kamu görevlisi statüsüne sahip bulunması konunun belediye özelinde irdelenmesini gerektirmektedir.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre sermayenin tamamının tek bir kişiye ait olduğu yani tek hissedarın bulunduğu şirketlerde genel kurul yetkisi söz konusu kişi tarafından kullanılır. Genel kurulun yetkileri arasında yönetim organını (anonim şirketlerde yönetim kurulu, limitet şirketlerde şirket müdürü) belirleme ve görevden alma da bulunmaktadır.
Belediyenin tek hissedar olduğu şirketlerde de şirket genel kurulu belediye tüzel kişiliğidir. Bununla birlikte, söz konusu genel yetkisinin belediye adına belediyenin hangi organı (belediye meclisi mi belediye başkanı mı) tarafından kullanacağı konusunda 2019 yılından beri süregelen bir tartışma bulunmaktadır. Söz konusu tartışma 31 Mart 2019 mahalli idare seçimlerinden sonra Ticaret Bakanlığınca ticaret sicil müdürlüklerine gönderilen ve belediye şirketlerinde genel kurul yetkisinin belediye başkanı tarafından değil, belediye meclisi tarafından kullanılması gerektiğini belirten Genelgesidir. İlgili genelge, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü’nün 14.05.2019 tarihli ve 44335722 sayılı görüş yazısına istinaden düzenlenmiştir.
Her ne kadar Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının görüşü kapsamında belediyeyi, belediye şirketlerinde temsil edecek yöneticiyi seçme yetkisini Belediye meclisinde olduğunu belirtse de, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 10.12.2020 tarihli (E.2020/449, K.2020/5811) kararında; “Yapılan yargılama ve saptanan somut uyuşmazlık bakımından uygulanması gereken hukuk kuralları gözetildiğinde İlk Derece Mahkemesince verilen kararda bir isabetsizlik olmadığının anlaşılmasına göre yapılan istinaf başvurusunun HMK’nın 353/b-1 maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddine ilişkin kararın usul ve yasaya uygun olduğu kanısına vararak” Bölge Adliye Mahkemesi kararını onamıştır. Böylece, Yargıtay, belediyelerin ortak olduğu şirketlerin genel kurullarında belediyeyi temsil eden kişinin ve belediye tüzel kişiliğinin yönetim kurulu üyesi olarak seçilmesi halinde, tüzel kişi temsilcisinin belirlenmesine dair yetkinin, belediye idaresinin başı ve belediye tüzel kişiliğinin temsilcisi olan belediye başkanına ait olduğuna hükmetmiştir.
6102 sayılı Kanun ve söz konusu kanuna istinaden yayımlanan diğer mevzuat hükümlerine göre, anonim şirketlerde seçilecek yönetim kurulu üyelerinin;
a) Tüzel kişi adına tescil edilecek gerçek kişi de dâhil olmak üzere tam ehliyetli olması,
b) 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28’inci maddesi hükmü saklı kalmak kaydıyla Devlet memuru olmaması,
c) İflasına karar verilmemiş olması,
ç) Özel mevzuatı ve/veya şirketin esas sözleşmesi ile getirilen özel şartları taşıması, zorunludur.
Söz konusu hususlar dışında belediye şirketlerinde yönetim kurulu üyesi ve şirket müdürü olarak atanmak için herhangi bir özel nitelik bulunmamaktadır. 6102 sayılı Kanun’a göre, anonim şirketlerde yönetim kurulu en çok 3 yıllığına seçilir. 3 yılın sonunda aynı kişinin tekrar yönetim kurulu olarak seçilmesi mümkündür. Limited şirketlerde ise şirket müdürlerinin görev süresine ilişkin herhangi bir üst sınır bulunmamaktadır. Gerek anonim şirketlerde yönetim kurulu üyesi veya başkanı gerekse limited şirketlerde şirket müdürü veya müdürler kurulu başkanı şirketin genel kurulu tarafından her zaman görevden alınabilir.
5.1. Görevden Uzaklaştırılan Kamu Görevlisi, Belediye Şirket Yönetimindeki Görevine Devam Edebilir mi?
Burada Devlet Memurunun Görevli olduğu Şirket Esas Sözleşmesi yol gösterici olacaktır. Çünkü, Uygulamada Anonim Şirket Esas Sözleşmeleri, Şirketin Ana sözleşmesi olarak da anılmaktadır. Bu Sözleşme Anonim Şirketin Anayasası olup, şirketin yönetim ve ortaklar arası ilişkilerinde geçerli kurallar bütününü oluşturmaktadır. Bu sonuca 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 335’inci madde hükmünden de ulaşılabilmektedir. Bu sebeple; Anonim Şirket Esas Sözleşmesi, Yönetim kademesindeki ve pay sahipliği mevkiine gelen her kişi için bağlayıcı bir unsurdur. Bu cümleden olmak üzere; şirket esas sözleşmesinde; gözaltı, tutuklama ve ev hapsine ilişkin sınırlayıcı bir hükmün olup olmadığı, hukuki mütalaa verilmesinde önemli rol oynamaktadır.
5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu 26’ncı madde kapsamında; yöneticilik sıfatına haiz olanlar yönetim ve denetim kurullarında görev alabileceği belirtilmiştir.
Dolayısıyla görevden uzaklaştırılanlar, yöneticilik sıfatını kaybeder mi?
6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre Belediye Şirketleri Esas Sözleşmelerinde; İBB ve bağlı kuruluşlarında yöneticilik sıfatına haiz olanlar için; gözaltı, tutuklama ve ev hapsine yönelik adli karar alınanlar hakkında sınırlayıcı bir hüküm ortaya konmuş ise mezkûr adli süreçte görevden uzaklaştırılmamış olsalar bile Yönetim ve Denetim Kurulundaki görevlerine devam edemezler.
Lakin Esas sözleşmede bahsi geçen sınırlayıcı hükmün olmaması durumunda ise yöneticilerin özel hükümlere tabi olan Belediye Şirket Yönetim ve Denetim Kurulunda görev almasında hukuken bir sakınca görülmediği tarafımca mütalaa edilmektedir.
Ancak, Genel Kurul; 6102 sayılı TTK’nın görevden alma kenar başlıklı 364’üncü maddesi gereği, “Yönetim kurulu üyeleri, esas sözleşmeyle atanmış olsalar dahi, gündemde ilgili bir maddenin bulunması veya gündemde madde bulunmasa bile haklı bir sebebin varlığı hâlinde, genel kurul kararıyla her zaman görevden alınabilirler. Yönetim kurulu üyesi olan tüzel kişi, kendi adına tescil edilmiş bulunan kişiyi her an değiştirebilir. (2) 334 üncü madde hükmü ve görevden alınan üyenin tazminat hakkı saklıdır.” esas Sözleşmede mezkûr konuya ilişkin bir hüküm yoksa bile Yönetim Kurulu üyesini her zaman görevden alabilir.
SONUÇ ve DEĞERLENDİRME:
Görevden uzaklaştırma, Devlet kamu hizmetlerinin gerektirdiği hallerde, görevi başında kalmasında sakınca görülecek Devlet memurları hakkında alınan ihtiyati bir tedbir olduğu 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun da belirtilerek, Görevden uzaklaştırma tedbirinin, soruşturmanın herhangi bir safhasında da alınabileceği ifade edilmiştir.
Kanun koyucu, Görevi başında kalmasında sakınca hallerini saymamıştır. Dolayısıyla uygulayıcılara geniş bir takdir yetkisi bırakılmıştır. Mezkûr husustan ne anlaşılması gerektiği ve hangi hallerde “görevden uzaklaştırma müessesine” başvurulacağı Danıştay, İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 09.10.2013 tarihli kararında detaylı bir şekilde izah edilmiştir. İlgili kararda görevden uzaklaştırma, yalnızca yürütülen soruşturma ya da kovuşturma nedeniyle suç delillerinin ortadan kaldırılmasını engelleyen bir önlem olmayıp, memurun işlediği ileri sürülen suçun niteliğine ve yürüttüğü görevin önemine göre, görevi başında kalmasının sakıncalı olduğu kanaatine varılan hallerde, kamu hizmetinin, düzenli, sağlıklı bir şekilde yürütülmesini ve hizmetten yararlanılanların güven duygusunun sarsılmasının önüne geçilmesini amaçlayan geçici bir tedbir olduğu belirtilmiştir.
Görüldüğü üzere, 657 Yasa’da Devlet memurlarının görevden uzaklaştırılabilmeleri için, görevleri başında kalmalarının sakınca yaratacak olması bir önkoşul olarak öngörülmekte olup söz konusu sakıncanın varlığın tespiti bakımından ise kamu hizmeti gereklerinin gözetilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, görevden uzaklaştırmaya başvurulabilmesi, bir kamu hizmetinin gereği gibi yürütülebilmesinin, ilgili Devlet memurunun görevinden uzaklaştırılmasını zorunlu kılmasına bağlı bulunmaktadır.
Danıştay, İdari Dava Daireleri Kurulu’nun 09.10.2013 tarihli kararında özellikle vurgulanan belki de en önemli husus, bu tedbirin uygulanmasının görevden uzaklaştırılan kişinin suçlu olduğu anlamına gelmemesidir.
Görevden uzaklaştırma kararında Örneğin Büyükşehir Belediye Genel sekreterlerini referans aldığımızda; 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nun Personel İstihdamı kenar başlıklı 22’nci maddesi gereği, “Genel sekreter, belediye başkanının teklifi üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından atanır.” şeklinde hüküm altına alındığından, bir ihtiyati tedbir olan görevden uzaklaştırma müessesesi aynı usul ve yöntemle icra edilmesi gerektiği açıktır. Bu idare hukukunda ‘karma işlemlere’ örnektir. Karma işlem ise birden fazla iradenin bir sıra takip edilmesi vasıtasıyla ortaya koyulması ile tesis edilen işlemlere verilen addır. Kanun koyucu görevden uzaklaştırma tedbirini atamaya yetkili amire verdiğinden, görevden uzaklaştırılacak kamu görevlisinin atamasında izlenen usul ve yöntemin aynı şekilde görevden uzaklaştırma müessesesinde de uygulanması icap etmektedir. Aksi takdirde eksik bir idari işlemin tezahürü olan yetki tecavüzü kapsamında, idari işlemin iptali için idari yargıya süresi içerisinde iptal davası açılması durumunda; hiç şüphesiz, 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu’nun 2/1’e muhalefetten mezkûr işlemin iptali söz konusu olabilecektir.
Benzer hususu Sular İdareleri Genel Müdürleri içinde değerlendirebiliriz. Çünkü 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un Genel Müdür ve Yardımcıları kenar başlıklı 11’inci maddesi gereği, “İSKİ Genel Müdürü İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanının teklifi üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından atanmaktadır”.
Bu sebeple Büyükşehir Belediye Başkanı’nın, ‘Görevden Uzaklaştırma Kararı’; Çevre Şehircilik Bakanının kararı ile nihayete ereceğinden ve salt Büyükşehir Belediye Başkanı’nın kararı da tek başına yeterli olmayacağından, yürütülen idari işlem yetki yönünden sakat olacaktır. Hiç kuşkusuz, sakat idari işlemlerin hukuk âleminde ilanihaye devam etmesi beklenilmediği gibi mezkûr hukuka aykırılığın, Hukuk Devleti ile de bağdaşmayacağı açıktır. Özellikle, istikrar kazanmış yargı kararları ile sabit olduğu üzere; sakat idari işlemler belli şartların varlığı halinde her zaman geri alınabilir. Çünkü İdarenin, kanuna ve hukuka aykırılığı sonradan anlaşılan tasarruflarını geri alması, hukuka bağlılığın icabıdır.
Görevden Uzaklaştırma özelinde; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümleri referans alınarak, 657 sayılı DMK’nın 140 ve 141’inci maddeleri mukayese edildiğinde, ilgili kanun maddelerinin muhteviyatları ve neticeleri itibariyle birbirleriyle örtüşmediği anlaşılmaktadır.
Hal böyleyken; 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109’uncu maddesi alt bentleri ile birlikte göz önüne alındığında ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 140’ncı maddesi de gayet açık iken, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 141’nci maddesini bile referans aldığımızda; adli kontrol ile serbest bırakılanlar ile konutunu terk etmeme kararı verilenler ve adli kontrol başlığı altında sayılan diğer hallerde de kamu görevlilerinin tutuklu sayılmadığı anlaşılmaktadır. Öte yandan kanunda sayma yoluna gidilmek suretiyle “… gözaltı kararı ve tutukluluk hali dışında” ayrıca 657 sayılı DMK’nın 141’inci maddesin de “adli kontrolle serbest bırakılanlar, ev hapsi kararı alınanlar” da tek tek sayılmadığından, yargı makamlarının ceza soruşturması sürecinde tutukluluk ve gözaltı dışında almış olduğu herhangi bir kararda, yetkili idari makamlar, yukarıda arz ve izah edilen gerekçelerden “ceza kovuşturması” başlığı altında görevden uzaklaştırma kararı almamalıdırlar.
Kaldı ki; Danıştay 5. Dairesinin 30.12.1987 tarihi ve E.; 1987/550, K: 1987/2121 numaralı kararında; göreviyle ilgili olsun veya olmasın herhangi bir suçtan dolayı gözaltına alınan veya yargı mercilerince tutuklanmak suretiyle görevlerinden uzaklaşmak zorunda kaldıklarından haklarında ayrıca idarece görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanmasına gerek olmadığını da vurgulayarak kanaatimizi desteklemiştir.
Burada özellikle adli kontrol başlığı altında sayılan ama serbest bırakılmayıp, ‘evi terk etmeme’ kararı verilenler hakkında ayrı bir parantez açmak gerekir. Çünkü adli kontrolle serbest bırakılan ve görevden uzaklaştırma kararı alınmayan kamu görevlisinin işe devam etmesinde bir sorun olmayacaktır. Lakin ev hapsi kararı verilenlerin yukarıda yazılan gerekçelerden ve kanunda yer alan boşluktan ötürü “görevden uzaklaştırılamayacağını” da belirttik. Kaldı ki kamu görevlisinin bizzat iş başında bulunma ve devam zorunluluğu, ‘kamu hizmetinde süreklilik ilkesi’ gereğidir. Dolayısıyla süreç nasıl yürütülecektir. Bu konuda uygulama birliği olmadığı gibi istikrar kazanmış yargı kararlarının da olmadığı ve hâkim doktriner görüşünde mevcut olmadığını belirtmeliyiz.
Kanaatimizce; engelleyici sebepten ötürü (konutu terk etmeme özelinde) işe gelemeyen kamu görevlisine, iddianame kabul edilinceye kadar “ceza soruşturması” gerekçesiyle görevden uzaklaştırma tedbirinin uygulanmaması gerektiği gibi ‘konutu terk etmeme’ yargı kararı kapsamında devamsızlık nedeniyle disipliner işlem yapılmasının da hukuka uygun olmayacağı, bu süreçte ilgili kamu görevlisinin; iddianame kabul edilmesine kadar aylığını tam alması gerektiği, öte yandan; Devlet Memurları Hukukunda uzaktan çalışma sisteminin mer’i mevzuatta yerini almaması nedeniyle ve yasadaki boşluk sebebiyle ‘konutu terk etmeme’ kararının kaldırılmasına kadar kamu görevlisinin yerine vekâleten bakılmasının hukuken isabetli olacağı, öte yandan zikredilen süreçte idari soruşturma gerekçesiyle görevden uzaklaştırma kararı alınmaz ise görevden uzaklaştırma müessesesinin ancak kovuşturma aşamasında alınabileceği ve hiç kuşkusuz görevden uzaklaştırılan kamu görevlisinin ise aylığının üçte ikisini almaya devam edeceği değerlendirilmektedir.
Diğer taraftan, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre sermayenin tamamının tek bir kişiye ait olduğu yani tek hissedarın bulunduğu şirketlerde genel kurul yetkisi belediye tüzel kişiliğinin bizzat kendisidir. Genel kurulun yetkileri arasında yönetim organını (anonim şirketlerde yönetim kurulu, limitet şirketlerde şirket müdürü) belirleme ve görevden alma da bulunmaktadır.
Bununla birlikte, söz konusu genel kurul yetkisinin belediye adına belediyenin hangi organı (belediye meclisi mi belediye başkanı mı) tarafından kullanacağı konusunda 2019 yılından beri süregelen bir tartışma bulunmaktadır. Söz konusu tartışma 31 Mart 2019 mahalli idare seçimlerinden sonra Ticaret Bakanlığınca ticaret sicil müdürlüklerine gönderilen ve belediye şirketlerinde genel kurul yetkisinin belediye başkanı tarafından değil, belediye meclisi tarafından kullanılması gerektiğini belirten Genelgesidir.
İlgili genelge, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü’nün 14.05.2019 tarihli ve 44335722 sayılı görüş yazısına istinaden düzenlenmiştir.
6102 sayılı Kanun ve söz konusu kanuna istinaden yayımlanan diğer mevzuat hükümlerine göre, anonim şirketlerde seçilecek yönetim kurulu üyelerinin;
a) Tüzel kişi adına tescil edilecek gerçek kişi de dâhil olmak üzere tam ehliyetli olması,
b) 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28’inci maddesi hükmü saklı kalmak kaydıyla Devlet memuru olmaması,
c) İflasına karar verilmemiş olması,
ç) Özel mevzuatı ve/veya şirketin esas sözleşmesi ile getirilen özel şartları taşıması, zorunludur.
Söz konusu hususlar dışında belediye şirketlerinde yönetim kurulu üyesi ve şirket müdürü olarak atanmak için herhangi bir özel nitelik bulunmamaktadır.
Ancak, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre Belediye Şirketleri Esas Sözleşmelerinde; İBB ve bağlı kuruluşlarında yöneticilik sıfatına haiz olanlar hakkında; gözaltı, tutuklama ve ev hapsine ilişkin sınırlayıcı bir hüküm ortaya konmuş ise görevden uzaklaştırılmamış olsa bile Yönetim Kurulu Üyeliğine devam edemezler.
Esas sözleşmede bahsi geçen sınırlayıcı hükmün olmaması durumunda ise yöneticilerin özel hükümlere tabi olan Belediye Şirketinin Yönetim ve Denetim Kurulunda görev almasında hukuken bir sakınca görülmemektedir.
Unutulmamalıdır ki! Esas Sözleşmede mezkûr konuya ilişkin bir hüküm yoksa bile Genel Kurul, 6102 sayılı TTK’nın görevden alma kenar başlıklı 354’üncü maddesi kapsamında Yönetim Kurulu üyesini her zaman görevden alabilir.
Yazar:
Yusuf MERTOĞLU
KAYNAKÇA:
Çınar Can Evren, “Kamu Görevlileri Hukuku”, Seçkin Yayınevi, Ankara-2019.
Danıştay, 5. D., 14.03.2012, E. 2009/4096, K. 2012/1034, Kazancı İçtihat Bilgi Bankası)
Evren Altay, “Görevden Uzaklaştırma”, Turhan Kitabevi, Ankara-2007.
GÖZLER, Kemal, Kaplan, GÜRSEL, “İdare Hukuku Dersleri”, Bursa-Ocak 2013.
İbrahim Pınar, Öner Çalışkan, “Disiplin Suç ve Cezaları, Disiplin Soruşturması”, Seçkin Yayınevi, Ankara-2020.
Sancakdar, OĞUZ, “Disiplin Hukuku”, Ankara-2019, Turhan Kitabevi.
Özge Didem Boulanger, “İdari İşlemin Sebep Unsuru”, Kamu Hukuku Anabilim Dalı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, İstanbul-2016.
Eren Sözmez, Ali Rıza İlgezdi, “Belediye Şirketleri” Seçkin Yayınevi, Ankara-2021.
Mustafa Yavuz, “Belediye Şirket Yöneticilerinin İşledikleri Suçlar”, Mahalli İdareler Dergisi.
Danıştay, 5. D., 09.11.2009, E. 2007/7642, K. 2009/6021, https://palmiyeweb.com/NewIctihatArama, E.T. 04.06.2025.
Danıştay, İDDK, 09.10.2013, E. 2010/890, K. 2013/2890, https://palmiyeweb.com/NewIctihatArama, https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=657&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5, E.T.
https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.5271.pdf, E.T. 07.06.2025.
Danıştay 1. Dairesinin 09.05.2012 tarihli ve E.2012/482, K.2012/810 sayılı kararı.
https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/belediye-sirketlerinde-yoneticiler-nasil-secilir/742748, E.T. 10.06.2025. (Ayrıca bakınız Ahmet ARSLAN; Tüm Yönleriyle Belediye Şirketleri, 2. Baskı, Ankara.)




Yorumlar